26 Mart 2026 Perşembe

Yerunda

 Sonsuzlukta Düşlenen, İnsanda Dile Gelir



I
Bozkırın Yukarılarında



Doğayla barışık yaşayan Tuanlar, apansız ortaya çıkan ve uzun zamandır süren vahşetin içinde hayatta kalmaya çalışıyordu. Bataklıkta vücut bulan yamyam bir kavim, atalarının mirası olan geyikleri nedensiz öldürüp, çocuklarını kaçırıp yemeye başlamıştı.

Bir kabulleniş halkı olan Tuanlar, kötülüğe yabancı, dört mevsimin rengini koruyan insanlardı. Çaresizlerdi; savaşmayı bilmedikleri gibi, savaşın ne olduğunu da bilmezlerdi.

Tüm olaylar, köyün bilgesi ölümü köyden uzakta karşılamak için ayrıldıktan kısa süre sonra başlamıştı. Köy halkı, bir umutla hayattaysa Baksı Yalman’a olanları anlatmak ve söyleyeceği öğüde uymak için aralarında anlaştı. Eğer o yoksa, yazgı neyse o olacaktı. Üç gece boyunca kimse uyumadı; yalnızca şafak sökerken beliren yolu seçebilmek için hepsi sırt sırta verip gündüzü bekledi.

Son gece, şafağın griliğinde beliren bir şahinin rotası yolu onlara göstermiş, içlerinden üç genç yola koyulmuştu.

Gençleri yaşadığı mağaranın girişinde bekleyen Yalman, onlara özenle topladığı otlardan hazırladığı çayı ikram etti ve köye vardıklarında herkesin bu çaydan içmesini istedi. Gece bir ayin yapacağını ve bitene kadar kimsenin meydana çıkmamasını söyledi.

Uykusuz köy, içtikleri çayın da etkisiyle akşam erkenden uykuya dalmıştı. Gece yerini aldığında, her şeyin göklerden geldiğini ve zamanın hazır olduğunu bilen Baksı Yalman, ata ağacı Kayın’ın önünde, ruhunun kardeşi davulunu ateşe vererek hafif ritimlerle yakarıya başladı.

Zaman ilerledikçe ozanın ayini daha güçlü ve tempolu hale geldi. O zamana dek duyulmamış bir fırtına yeryüzünde sahneye çıktı.

Sarsıntılar ve açılan kozmik yola, tüm evrenden akıp gelen seslerin yürekleri buz eden gürültüsü eşlik ediyordu. Bu seslerle uyanan köy halkı, gözlerini kapatıp kulaklarını tıkayarak zamanın geçmesi için bildikleri her duayı dillerine getirdi.

Baksı Yalman’ın ritmi arttıkça, davulu yavaş yavaş yok olmaya başladı; ardından kendisi de eriyen bir kar gibi göğe yükseldi.

Gecenin laciverti onu tamamen içine aldığında, bir yıldırım ulu ağaca düştü ve bedeninde bir oda açtı.

Ani gelen sessizlik ve huzur hissi köylülere can verdi. Hepsi ayin alanına koştu.

Fırtına yalnızca gökleri sarsıyordu; ancak üzerlerine değen yelin içinde bir ses duyuluyordu:

“Yürü Yerunda, yazgın da seninle yürüsün.
Yürü Yerunda… Unda… Yer…”

Sonra bir kadın çığlık attı ve ağaçta açılan odada, üstü başı parlayan adamı gösterdi.



Ayin alanına yumuşak bir hortum indi; Baksı Yalman’ın dünyada yaşadığı bütün zamanı toplayıp sonsuzluğa kattı.
Ağacın içindeki, üstü başı galaktik tozlara bulanmış adam köylüleri korkutuyordu.

Köyün yaşlılarından Seyruna Kadın öne çıktı:
“Korkuya teslim olmayın. Biz hep kabul ettik, hep inandık. Sonu ne olursa olsun, yazgımız budur. Bir sedye getirin ve onu taşıyın.”



Birkaç gün sonra gökyüzünü, akbabaları, kargaları ve baykuşları kovalayan bir kuş sürüsü kapladı.
O kadar güzel ve renkliydiler ki köylüler korkmadı; aksine, öte yıldızlardan gelen adamın mucizelerle dolu olduğuna inanıp sevindiler.

Çocuklar ona bir isim verdi: Yıldıray Han.
Zaman zaman gizlice kulübeye giriyor, sönmek üzere olan parıltılarına ve  kıpırdayan gözlerine dikkatle bakıyorlardı.

O soluk ışıklar gibi, geldiğinde duyulan sözler de kulübede belli belirsiz yankılanıyordu:
“Yerunda…”


Köyde kuşluk vaktinin huzuru herkesi dinginleştirmişti, bir anda, kuşları ürkütüp göğü döven bir çığlık yükseldi.
Herkes dehşetle irkildi.

Köylüler sesin geldiği yöne koşarken, Arven’in çığlığını hatırlayan Yerunda galaktik komasından bir anda uyandı.


Bir kadın aklını kaybetmiş haldeydi, tıslamaya benzer bir ses ile haykırışları birbirine karışıyordu.Yanına gelenlere, titreyen elleriyle çocuğunu götüren yamyamları işaret etti.

Yamyamların uzaktan  seçilen siluetleri köylülerin içine korku salmaya yetmişti.

Seyruna Kadın, çaresiz anneyi sakinleştirmeye çalışırken, sendeleyerek yanlarına gelen Yerunda’yı fark etti.


Güçlükle yürüyen Yerunda yaşam gücü sayesinde  her adımda biraz daha toparlanıyordu, tam güçlü değildi biliyordu, yine de sezdiği oydu ki yazgısı onu ittiriyordu.

Yerunda kalabalığın yanına ulaştı. Çaresiz kadın yarı baygın halde yalnızca sayıklıyordu.
Etrafındaki konuşmaları anlamadığını fark etti.

Tam o anda, tanrı Karan’ın ona yaptığı mühür aydınlandı.
Sağ kaşının üstünde bir ışık belli belirsiz yanıp söndü.

Artık her sözü anlayabiliyordu.

Kendisine dikkatle bakan kalabalığın içinde yalnızca Seyruna’nın  dirayetli olduğunu gördü.
Ona ne olduğunu sordu.

Aldığı cevaptan sonra tek bir soru sordu:
“Ne tarafa gittiler?”


Yolda

Yazgı bin kapılı surdur ve sözcükler bu kapıların açarıdır. Doğru sözcüklerle açılan kapıdan girebilmiş kişi oğlu, kendi kalesinde yaşar. Ve tüm kapıları açılan bir kale hayatın her rengine ev sahibidir. Belki de cennet dediğimiz işte budur. Yerunda, Bilgi Kitabı'nın yazıcılarından olan Karan'ın kendi yazgısını açan sözlerle kavram olarak, seçkinlik ışığıyla da yaşamsal olarak mhürlenmişti. Kavramını harekete geçiren Yürü Yerunda sözcükleri iyiliğin anahtarlığına takılmıştı ve duyarlı olmak zorunda olduğu her an için aklında şıkırtılarını duyar olmuştu. O yüzden yürüdü Yerunda yamyam köyüne doğru, yürüdükçe güneş gibi yükseliyordu. 

Yıldızlarla uğraşanlar bilirler ki kuyruklu yıldızlar büyük ruhlar taşır. Yamyam köyünün karanlık şamanı, Yerunda'yı getiren yıldızın ardından gelecek ikinci yıldızı bekliyordu. O karanlık için büyük komutanı getirecekti. Yer yüzüne ya karanlık sahip olmalıydı ya da aydınlık bu yarıyarıya olan halde insan sadece bir yaratı kalacaktı. 

Yamyam köyündekiler kuyruklu yıldızdan gelecek karanlık lord için büyük bir kan ayini peşinde bıçaklarını bileliyordu, yamyam kadınlar da çocuklarının dişlerini. Karanlık şamanın zehirli ninnisi kan kuyusunun yanıbaşındaki kazığa bağlanmış çocukları uyuşturmuştu. Yarı baygınlık geçiren çocuklardan bir kısmı köy meydanına hafif bir yelmiş gibi gelen adamı gördü. Şaman karşısına aniden çıkan adamı görünce korku doluğu bir çığlık attı. Tüm yamyamlar kan kuyusuna doğru giderken, Yerunda ismini fısıldayıp, bilinmezlerden gelen kılıcı kan ve acılar içinde elinde belirdi.Sonrasında çaldığı ıslıkla köyü bir kuş sürüsü kapladı. Kısa süre sonra yamyamların dehşet içindeki çığlıkları son buldu. Yerunda kan kaybından dizlerinin üstüne çökmüştü ve toparlanmak için aklını zorluyordu. Arkasından gelen koşar adım seslere döndüğünde kendisini takip eden köylüleri gördü. Seyruna'nın gönderdiği adamlar yamyamların param parça cessetleri karşısında donup kalsalar da Yerunda'nın sakin ifadesi korkularının esiri olmalarına karşı onları koruyordu.  Ayağa kalktı kendisini korkuyla izleyen yamyam çocuklara  bir şeyler mırıldanıp önlerine düşmesini istedi ve köyü ateşe verip tüm çocuklarla oradan ayrıldılar.

Dönüş yolunda kendisine biraz olsun gelen Yerunda, yetişkinlerin önden gitmesini istedi. Sonra bütün çocuklarla başbaşa kaldı, yamyam çocukları sağına, diğer çocukları soluna alarak oluşturduğu manga ile kama şeklinde köye doğru yürüdü sonra. Tüm çocuklar birbirinden nefret etse de tertemiz bir duygunun damlacıkları kalplerini arındırırcası her birinin benliğine damlıyordu. Yerunda'nın belki de ilk ordusu yürüdükçe farklı ruhsal hallere bürünüyordu, rengarenk kuş sürüsü onlara eşlik etmeye başladı, ufuk çizgisine kan bürümüş gözlerle bakan Yerunda, kötü yazgılarına çocukları bulaştırdığı için tüm Tanrılarla dövüşmeye hazırdı.


Civar köylerden çocuklarını aramak için gelenler ve Seyruna’nın köy halkı, olanları kısa sürede öğrenmişti. Hepsi çocukların gelişini bekliyordu. Kuşlar köye ulaştı ve cıvıltıları yürekleri yumuşattı. Ardından küçük ordu göründü. Kimse ne yapacağını bilmiyordu; bu adamın ne amaçladığını da… Yerunda, Seyruna ile göz göze geldi. Ona nasıl hitap edeceğini bilemedi. Sonra konuştu: “İyi bir halk,çocukları köşklerde yaşayan değildir… Her çocuğa, köşkünde huzurlu bir oda verendir.”

"Turna"

Yerunda, yamyam çocukları Seyruna’ya bıraktıktan sonra uzun bir uykuya daldı. Günlerce neredeyse hiç kalkmadı; sadece getirilen çorbaları içti.

Kendini iyi hissettiği bir gün çadırdan çıktığında, yamyam çocukların Seyruna’nın peşinden ayrılmadığını gördü. Onunla birlikte köy işlerine yardım ediyorlardı.

Bahara yaklaşılıyordu. Seyruna onlara Nevruz’un Oğulları diyordu.

Nevruz’un Oğulları, Yerunda ve bilge kadından başka herkesten korkuyordu. Bunu anlayan kozmik adam, onlarla sık sık vakit geçiriyor, bir nevi öğretmenlik yapıyordu.

Çocuk yüreğinin tazeliği, iyileşmelerini hızlandırıyordu. Yerunda’nın bu kaotik çağdaki sakinliği ise günlerin içine işleyen bir melodi gibiydi.


Bir gün, eğlenceli bir mola sırasında cirit oynayan Nevruz’un Oğulları, köyün diğer çocuklarını karşılarında görünce Tonga onları oyuna davet etti. Uzun süre yorulmadan oynadılar, güldüler, eğlendiler. Günün sonunda kardeş oldular.

Yerunda onlara şöyle demişti:
“Bizler neredeyse ilk insanlarız. Kuracağımız temel, yıllar sonrasını belirleyecek. Ya insan olacağız… ya da canavar kalacağız.”

Bu söz, “Turna” diye seslendiği Tonga’nın bütün benliğini fethetmişti.

Sonunda, yurt denilen yerde, her birinin ayrı hikâyesi olan insanlar yaşardı.

Günler geçtikçe Tonga ve Yerunda'nın akıl işbirliği derinleşiyordu, adam öğrencisine hayranlık duyuyordu. Çocuk konuşurken kozmik kitapların sayfaları önünde açılıyor ve bilgiler ruhuna akıyor gibiydi. Tuhaf olansa diğer çocuklara nazaran Tonga'nın Yerunda'yı uzun yıllardır tanıyor gibi olması ve ondan hiç korkmamasıydı.Bu ilginç durumun nedenini sordu Yerunda, Tonga ona aklının sadeleştiğini ve net olarak rüyalarında onu gördüğünü hatırladığını söyledi.

-Neden sadece sen bunca insan değil peki Tonga

-Yıldıray Han bunun tek sebebi kanit taşı olabilir.

Bingöz denilen mağaranın hikayesini anlattı ona, binlerce gözden suların aktığı mağarada altın tarağıyla saçını tarayan Suna isimli cadı ve onu koruyan çamur adamdan bahsetti Burada suların dibinde duran parlak taşın rüyalara ve bilgeliğe sahip olmak isteyenlerin taşı olduğunu söyledi ve kendi köylerindeki şamanın onu çalması için oraya gönderdiğini anlattı. Ancak ne var ki korku dolu bu yere varır varmaz sadece geri kaçmaya çalıştığını kaçarken de suların çekildiği bir anda kanit taşının üstüne düşüp dizlerini kanattığından bahsetti. Yerunda kendi hikayesindeki Arven, Eloni gibi kadınlara benzediği için Suna ile br yakınlık buldu kendisinde. Günlerce aklında Tonga'nın anlattığı hikaye vardı. Damarlarındaki kan sesleniyordu, Yürü Yerunda. Bir gün köyün dışında yaralı bir geyikle ilgileniyordu, aklında Suna vardı, düşüncelere dalmışken geyiğin boynuzuna konup ötüşmeye başlayan bir çift kuş sayesinde kendisine geldi. Karan'ın mührü ışıldadı kuşlardan birisiyle telepatik bir sohbete başladı. Sorna delirdiğini düşündüğü bir an kuşlar uçup gittiler. Ertesi sabah kulübesinde kuşların şarkılarıyla uyandı, masanın üstüne bırakılmış altın tozlu saç teline baktı. Saçın canlılığının ve duyumsadığı şarkının üzerine köyden kimseye görünmeden ayrıldı.





Yolda…

Toprak uyanıyordu. Belki de son kırağılardı çimleri yere eğen buzullar. İğde ağaçları henüz çiçeklenmemişti ama doğanın çocuğu Yerunda’ya kokularını sunuyordu; insanın yüreğine iyi gelen kokulardan bir kuple.

Kuşluk vaktine gelmişti. Hafif nem ve yalın bir güneş yakıcı bir rahatsızlık veriyordu. Yerden vuran toprağın soğuğu ve ıslaklığı, manik bir cendere gibi insanın ruhunu örseliyordu. Aniden kaşındaki mührün ışıldadığını hissetti. Düşüncelerinden sıyrılıp güçlü bir ıslık kopardı. Gökyüzünü bir anda yüzlerce kuş kapladı; devasa bir şemsiye gibi. Ardından bir serinlik geldi.

Mühürlendikten sonra hayatına giren bu deliliğe, hatta bu göksel delilik hâline alışmıştı. Hiç çalışmadan kazandığı beceriler, ani karar verişi ve bilmediği ataklığı… hepsi tamamdı. Ama kılıcının verdiği acıya bir türlü alışamamıştı.Bu yüzden, o acıyı benliğine işleyen hayatındaki ilk kadın Eloni’ye içinden söver, “çok da güzel değilsin Eloni” diye geçirirdi. Bu iç geçirmelerin bile duyulduğunu, cevabın gelip benliğine yapıştığını hissederdi.

“Sayemde büyüdün, Yerunda…”

Sanki bir sövgü, sanki bir alay… yazgısına kazınmış o söz. Eloni’nin o harika hançeresinden gelen: “Yürü Yerunda…” Ve ardından o kahkaha…

Bingöz’e yaklaşmıştı. Cılız şırıltılarıyla bir dere göründü. Sanki “Gel, sofranı ser yanıbaşıma yabancı; ikimiz de sonsuzluktan geldiğimizi, bir akışın içinde görevimiz olduğunu biliyoruz… çokları gibi değil,” diyordu. “Ne geveze dere,” diye geçirdi içinden. Ama yine de öyle yaptı. Şansına kuru bir yer buldu.

Çıkınından tütsülenmiş et ve biraz da meyve kurusu çıkardı. Sakince yemeye başladı. Birden otların hışırdadığını duydu; ardından o hışırdıların içindeki korkulu yürek sesini.

Sese doğru döndü. Bir tavşan belirdi. Haylaz görünüşlüydü; bedeninde endişe, yüzünde ise umut vardı.

Yerunda ona bir parça meyve attı. Tavşan bir lokmada yuttu. Bir tane daha attı; onu da yuttu. Şimdi yaramazlık yapan bir çocuk gibi bakıyordu. Bu, Yerunda’yı güldürdü.

Böylesi manzaralar yüreğe güç verir. Tanrı bazen sevimli, bazen hiddetlidir; hayatı öyle çizer ve sen de o boyadan payını alırsın.

Derin bir düşün içine dalmıştı ki keskin bir koku taşıyan rüzgâr onu kendine getirdi. “Zaman, gündüzleri yaşamak; geceleri dalmak içindir,” dedi kendi kendine. Tavşanı orada bırakıp ayağa kalktı ve yola koyuldu.

Öğlen vakti Bingöz’deydi. “Gerçekten de lanetliymiş burası,” diye düşündü. Sonra, “Böyle bir çöplüğü kim lanetlesin,” diye geçirdi içinden.

Berrak suların döküldüğü yerde, süslü uzun elbisesiyle bir gelin gibi yatıyordu Kanit Taşı; gözlerini alıyordu. Az ötede, adeta sineklerin yurt tuttuğu çirkef bir yığın vardı. Vızıltı yoğundu ve gittikçe artıyordu. Yerunda, bu sesi bir an için bir savaş bandosuna benzetti.

Sağa sola dağılmış elbise parçaları, çalılara takılmıştı. Her yere saçılmış iskelet kalıntıları, zavallı insanların anıları gibiydi. Hızlıca çevreyi taradı. Sonra, Kanit Taşı’ndan kök salmış gibi duran ve neredeyse göğe uzanan iri bir kavak gördü. Daha önce orada olmadığını fark etti.

Altın gibi parlayan tepe yapraklarını gördüğünde, dere kenarında aldığı koku burnuna geldi. Ağaç yavaş yavaş şekil değiştirdi. Elinde altın kılıç olan bir kadın duruyordu şimdi karşısında. İlk iş, kılıcıyla saçlarını taradı. Sonra o çirkin ağzıyla konuştu:

“Yerunda… Kanının her damlasında evrenin en gizli bilgileri var. Onu içeceğim.”

Kadının sesi adeta zamanı durdurdu. Vızıltı, sık ritimli bir davul gibi vurmaya başladı. Yerunda kılıcı için yüreğine fısıldadı. Eloni’nin kılıcı avuçlarını parçalayarak savaşması için bilinmezden geldi.. Yerunda içine doğru büyük bir çığlık attı. Bu çığlık, ona bilmediği bir güç veriyordu.

Bando sustu. Duran zamanın sahnesinde binlerce gözlü bir Çamur Adam belirdi.

Yerunda şimşek gibi atıldı. İlk hamlede üzerine yürüdü. Kısa bir mücadele… İğrenç kokular saçarak parçalanan düşman, binlerce sineğe dönüştü ve saldırıya geçti.

Bu kez bir ıslık sesi kapladı her yeri. Binlerce kuştan oluşan sürü indi; sinekleri avlamaya başladı.

Kanatların fır döndüsü her şeyi savururken, Suna Yerunda’ya hamle yaptı. Ama Eloni’nin çeliği karşısında şansı yoktu. Bunu, kılıçların ilk tokuşmasında acı bir şekilde öğrendi.

Aldığı güçlü darbe kılıcını parçaladı; kendisini de yaraladı. Kadın dizlerinin üzerine çöktü.

Çirkin ve zavallı bir hâlde yalvardı: “Beni bırak… Ne dilersen dile benden,” dedi, fısıltıya yakın bir sesle.

Yerunda, rüyalara hâkim olmak istediğini söyledi.

Suna başını salladı. Bunun mümkün olmadığını anlattı. Rüyaların kendi ruhuna yazıldığını, ölse bile ruhunun buna izin vermeyeceğini söyledi. Kendisini bağışlamasını istedi.

Adam bir an bekledi ve silahını geri gönderdi. Ama Suna aniden hamle yaptı.

Yerunda sert bir şekilde kendi ismini fısıldadı.

Kozmik silah bir pervane gibi geri döndü. Suna’yı parçalara ayırdı.

Artık cansız bir varlıktı. Elbisesi, kan gibi paçavralar hâlinde sağa sola savruldu; çalılara, dikenlere takıldı.

Adam, Kanit Taşı’ndan iri bir parça aldı. Yerdeki paçavralardan eğreti bir file yaptı ve taşı omzuna astı.

Kara ve kötücül de olsa, efsanevi bu yer yavaş yavaş zamandan çekiliyor, sonsuzluğa karışıyordu. Birçok ruhun mutluluk yaşadığını hissetti; iskeletlerin parıldadığını gördü.

Bir resimden silinir gibi yok olan bu fenalık, kendisini de yokluğa çekmeden önce oradan ayrıldı.

"Elderan'da yazar ki:
 İnsanın gönlüne ait bir başkent vardır, o başkente doğru yol almanı sağlayacak bir gemi ve bir liman da. O limanı uyanıkken bulamaz insan,ya ölmeli ya düş görmeli. Elbette her insan düşleri kullanabilecek güce sahip değildir,sahip olanlar evrenin uykuya çekildiği gün yazgıya direnen kaos insanlarıdır. Bu insanlar yaşamın tüm seslerini duyar, tüm sahnelerini görür ve bu bir girdaptır kargaşa veren, onu ayıkladığında şifacısıdır yaşamın."

Tuanlar, kozmik misafirlerinin habersiz gidişiyle endişeye kapılmıştı. Gündelik işlerini sürdürmeye çalışıyorlardı ancak beden ve  ruhları aynı yerde değildi; köyde yankılanan cansız iş sesleri,neşesiz çocuk nameleri, geyiklerin iştahsız ot çiğneyişleri bir olmuş sanki mutsuzluk ezgisine dönüşmüştü.  Vakit adeta kokan, hırpani bir dilenci gibi gelip önlerinde durmuş; belirsizlik de işin içine girince gün çekilmez hal almıştı. Bir tek Seyruna ve Tonga diri bir görüntü veriyordu ikili, Yerunda'nın hikayesini öğrenir öğrenmez uzaklardan gelen Tuğra ile köyün girişinde sohbet ediyordu. 

Ve yine adına umut denilen renkler, kuş bedeninde birden köyün üzerine doğru aktı. Herkesi nedensiz bir gülümseyiş sardı.Ufuk çizgisinin altında bir şarkı yürüyordu sanki. Yerunda'nın silüeti antik tuşlu bir müzik aletinden çıkmış gibi uzaklardan duyuluyordu...


Kendisine koşan çocuklara Bingöz'ün her an taze olan böğürtlenlerinden verdi, Tonga'ya Kanit taşından aldığı parçayı gösterdi, çocuk taşı tutup kapalı gözlerle bir şeyler fısıldadı, bir sarsıntıya kapıldı, içinde bir şeylerin hareket ettiğini hissetti. Eksik parçası çağlar ötesinden gelmiş ve benliğindeki yerini almıştı. Bu bütünleniş zamanı gelince soğuyacak ve kişisel bir mühür olacaktı. 
Seyruna ile konuşan misafirin kendisini umutla izlediğini fark etti, yaklaştıkça adamın yüzündeki meraklı  gülümseyiş Yerunda'ya anlamadığı bir güç veriyordu. 
Yıldırayhan bana Yörg köyünden Tuğra derler, haberin yayılınca seninle tanışmaya geldim.Elini sıkmak için uzatan adamı geri çevirmedi ve mikro bir gök çarpıntısı avuçlarında yaşandı. Tuğra sonra baktığı avucunda Yerunda'nın isminin belli belirsiz izlerini görecekti. Biraz dinlenmek isteyip kulübesine giderken, Kanit taşını Seyruna'ya verdi.