IBozkırın Yukarılarında
Doğayla barışık yaşayan Tuanlar, apansız ortaya çıkan ve uzun zamandır süren vahşetin içinde hayatta kalmaya çalışıyordu. Bataklıkta vücut bulan yamyam bir kavim, atalarının mirası olan geyikleri nedensiz öldürüp, çocuklarını kaçırıp yemeye başlamıştı.
Bir kabulleniş halkı olan Tuanlar, kötülüğe yabancı, dört mevsimin rengini koruyan insanlardı. Çaresizlerdi; savaşmayı bilmedikleri gibi, savaşın ne olduğunu da bilmezlerdi.
Tüm olaylar, köyün bilgesi ölümü köyden uzakta karşılamak için ayrıldıktan kısa süre sonra başlamıştı. Köy halkı, bir umutla hayattaysa Baksı Yalman’a olanları anlatmak ve söyleyeceği öğüde uymak için aralarında anlaştı. Eğer o yoksa, yazgı neyse o olacaktı. Üç gece boyunca kimse uyumadı; yalnızca şafak sökerken beliren yolu seçebilmek için hepsi sırt sırta verip gündüzü bekledi.
Son gece, şafağın griliğinde beliren bir şahinin rotası yolu onlara göstermiş, içlerinden üç genç yola koyulmuştu.
Gençleri yaşadığı mağaranın girişinde bekleyen Yalman, onlara özenle topladığı otlardan hazırladığı çayı ikram etti ve köye vardıklarında herkesin bu çaydan içmesini istedi. Gece bir ayin yapacağını ve bitene kadar kimsenin meydana çıkmamasını söyledi.
Uykusuz köy, içtikleri çayın da etkisiyle akşam erkenden uykuya dalmıştı. Gece yerini aldığında, her şeyin göklerden geldiğini ve zamanın hazır olduğunu bilen Baksı Yalman, ata ağacı Kayın’ın önünde, ruhunun kardeşi davulunu ateşe vererek hafif ritimlerle yakarıya başladı.
Zaman ilerledikçe ozanın ayini daha güçlü ve tempolu hale geldi. O zamana dek duyulmamış bir fırtına yeryüzünde sahneye çıktı.
Sarsıntılar ve açılan kozmik yola, tüm evrenden akıp gelen seslerin yürekleri buz eden gürültüsü eşlik ediyordu. Bu seslerle uyanan köy halkı, gözlerini kapatıp kulaklarını tıkayarak zamanın geçmesi için bildikleri her duayı dillerine getirdi.
Baksı Yalman’ın ritmi arttıkça, davulu yavaş yavaş yok olmaya başladı; ardından kendisi de eriyen bir kar gibi göğe yükseldi.
Gecenin laciverti onu tamamen içine aldığında, bir yıldırım ulu ağaca düştü ve bedeninde bir oda açtı.
Ani gelen sessizlik ve huzur hissi köylülere can verdi. Hepsi ayin alanına koştu.
Fırtına yalnızca gökleri sarsıyordu; ancak üzerlerine değen yelin içinde bir ses duyuluyordu:
Yürü Yerunda, yazgın da seninle yürüsün.
Yürü Yerunda… Unda… Yer…
Sonra bir kadın çığlık attı ve ağaçta açılan odada, üstü başı parlayan adamı gösterdi.
Ayin alanına yumuşak bir hortum indi; Baksı Yalman’ın dünyada yaşadığı bütün zamanı toplayıp sonsuzluğa kattı.
Ağacın içindeki, üstü başı galaktik tozlara bulanmış adam köylüleri korkutuyordu.
Köyün yaşlılarından Seyruna Kadın öne çıktı:
Korkuya teslim olmayın. Biz hep kabul ettik, hep inandık. Sonu ne olursa olsun, yazgımız budur. Bir sedye getirin ve onu taşıyın.
Birkaç gün sonra gökyüzünü, akbabaları, kargaları ve baykuşları kovalayan bir kuş sürüsü kapladı.
O kadar güzel ve renkliydiler ki köylüler korkmadı; aksine, öte yıldızlardan gelen adamın mucizelerle dolu olduğuna inanıp sevindiler.
Çocuklar ona bir isim verdi: Yıldıray Han.
Zaman zaman gizlice kulübeye giriyor, sönmek üzere olan parıltılarına ve kıpırdayan gözlerine dikkatle bakıyorlardı.
O soluk ışıklar gibi, geldiğinde duyulan sözler de kulübede belli belirsiz yankılanıyordu:
Yerunda…
Köyde kuşluk vaktinin huzuru herkesi dinginleştirmişti, bir anda, kuşları ürkütüp göğü döven bir çığlık yükseldi.
Herkes dehşetle irkildi.
Köylüler sesin geldiği yöne koşarken, Arven’in çığlığını hatırlayan Yerunda galaktik komasından bir anda uyandı.
Bir kadın aklını kaybetmiş haldeydi, tıslamaya benzer bir ses ile haykırışları birbirine karışıyordu. Yanına gelenlere, titreyen elleriyle çocuğunu götüren yamyamları işaret etti.
Yamyamların uzaktan seçilen siluetleri köylülerin içine korku salmaya yetmişti.
Seyruna Kadın, çaresiz anneyi sakinleştirmeye çalışırken, sendeleyerek yanlarına gelen Yerunda’yı fark etti.
Güçlükle yürüyen Yerunda yaşam gücü sayesinde her adımda biraz daha toparlanıyordu, tam güçlü değildi biliyordu, yine de sezdiği oydu ki yazgısı onu ittiriyordu.
Yerunda kalabalığın yanına ulaştı. Çaresiz kadın yarı baygın halde yalnızca sayıklıyordu.
Etrafındaki konuşmaları anlamadığını fark etti.
Tam o anda, tanrı Karan’ın ona yaptığı mühür aydınlandı.
Sağ kaşının üstünde bir ışık belli belirsiz yanıp söndü.
Artık her sözü anlayabiliyordu.
Kendisine dikkatle bakan kalabalığın içinde yalnızca Seyruna’nın dirayetli olduğunu gördü.
Ona ne olduğunu sordu.
Aldığı cevaptan sonra tek bir soru sordu:
Ne tarafa gittiler?
Yolda
Yazgı bin kapılı surdur ve sözcükler bu kapıların açarıdır. Doğru sözcüklerle açılan kapıdan girebilmiş kişi oğlu, kendi kalesinde yaşar. Ve tüm kapıları açılan bir kale hayatın her rengine ev sahibidir. Belki de cennet dediğimiz işte budur. Yerunda, Bilgi Kitabı'nın yazıcılarından olan Karan'ın kendi yazgısını açan sözlerle kavram olarak, seçkinlik ışığıyla da yaşamsal olarak mhürlenmişti.
Kavramını harekete geçiren Yürü Yerunda sözcükleri iyiliğin anahtarlığına takılmıştı ve duyarlı olmak zorunda olduğu her an için aklında şıkırtılarını duyar olmuştu. O yüzden yürüdü Yerunda yamyam köyüne doğru, yürüdükçe güneş gibi yükseliyordu.
Yıldızlarla uğraşanlar bilirler ki kuyruklu yıldızlar büyük ruhlar taşır. Yamyam köyünün karanlık şamanı, Yerunda'yı getiren yıldızın ardından gelecek ikinci yıldızı bekliyordu. O karanlık için büyük komutanı getirecekti. Yer yüzüne ya karanlık sahip olmalıydı ya da aydınlık bu yarıyarıya olan halde insan sadece bir yaratı kalacaktı.
Yamyam köyündekiler kuyruklu yıldızdan gelecek karanlık lord için büyük bir kan ayini peşinde bıçaklarını bileliyordu, yamyam kadınlar da çocuklarının dişlerini. Karanlık şamanın zehirli ninnisi kan kuyusunun yanıbaşındaki kazığa bağlanmış çocukları uyuşturmuştu. Yarı baygınlık geçiren çocuklardan bir kısmı köy meydanına hafif bir yelmiş gibi gelen adamı gördü. Şaman karşısına aniden çıkan adamı görünce korku doluğu bir çığlık attı.
Tüm yamyamlar kan kuyusuna doğru giderken, Yerunda ismini fısıldayıp, bilinmezlerden gelen kılıcı kan ve acılar içinde elinde belirdi. Sonrasında çaldığı ıslıkla köyü bir kuş sürüsü kapladı. Kısa süre sonra yamyamların dehşet içindeki çığlıkları son buldu. Yerunda kan kaybından dizlerinin üstüne çökmüştü ve toparlanmak için aklını zorluyordu. Arkasından gelen koşar adım seslere döndüğünde kendisini takip eden köylüleri gördü.
Seyruna'nın gönderdiği adamlar yamyamların param parça cessetleri karşısında donup kalsalar da Yerunda'nın sakin ifadesi korkularının esiri olmalarına karşı onları koruyordu. Ayağa kalktı kendisini korkuyla izleyen yamyam çocuklara bir şeyler mırıldanıp önlerine düşmesini istedi ve köyü ateşe verip tüm çocuklarla oradan ayrıldılar.
Dönüş yolunda kendisine biraz olsun gelen Yerunda, yetişkinlerin önden gitmesini istedi. Sonra bütün çocuklarla başbaşa kaldı, yamyam çocukları sağına, diğer çocukları soluna alarak oluşturduğu manga ile kama şeklinde köye doğru yürüdü sonra. Tüm çocuklar birbirinden nefret etse de tertemiz bir duygunun damlacıkları kalplerini arındırırcası her birinin benliğine damlıyordu.
Yerunda'nın belki de ilk ordusu yürüdükçe farklı ruhsal hallere bürünüyordu, rengarenk kuş sürüsü onlara eşlik etmeye başladı, ufuk çizgisine kan bürümüş gözlerle bakan Yerunda, kötü yazgılarına çocukları bulaştırdığı için tüm Tanrılarla dövüşmeye hazırdı.
Civar köylerden çocuklarını aramak için gelenler ve Seyruna’nın köy halkı, olanları kısa sürede öğrenmişti. Hepsi çocukların gelişini bekliyordu. Kuşlar köye ulaştı ve cıvıltıları yürekleri yumuşattı. Ardından küçük ordu göründü. Kimse ne yapacağını bilmiyordu; bu adamın ne amaçladığını da… Yerunda, Seyruna ile göz göze geldi. Ona nasıl hitap edeceğini bilemedi. Sonra konuştu:
İyi bir halk, çocukları köşklerde yaşayan değildir… Her çocuğa, köşkünde huzurlu bir oda verendir.
Karakterler ve Yazgı Taşları
Turna
Yerunda, yamyam çocukları Seyruna’ya bıraktıktan sonra uzun bir uykuya daldı. Günlerce neredeyse hiç kalkmadı; sadece getirilen çorbaları içti.
Kendini iyi hissettiği bir gün çadırdan çıktığında, yamyam çocukların Seyruna’nın peşinden ayrılmadığını gördü. Onunla birlikte köy işlerine yardım ediyorlardı.
Bahara yaklaşılıyordu. Seyruna onlara Nevruz’un Oğulları diyordu.
Nevruz’un Oğulları, Yerunda ve bilge kadından başka herkesten korkuyordu. Bunu anlayan kozmik adam, onlarla sık sık vakit geçiriyor, bir nevi öğretmenlik yapıyordu.
Çocuk yüreğinin tazeliği, iyileşmelerini hızlandırıyordu. Yerunda’nın bu kaotik çağdaki sakinliği ise günlerin içine işleyen bir melodi gibiydi.
Bir gün, eğlenceli bir mola sırasında cirit oynayan Nevruz’un Oğulları, köyün diğer çocuklarını karşılarında görünce Tonga onları oyuna davet etti. Uzun süre yorulmadan oynadılar, güldüler, eğlendiler. Günün sonunda kardeş oldular.
Yerunda onlara şöyle demişti:
Bizler neredeyse ilk insanlarız. Kuracağımız temel, yıllar sonrasını belirleyecek. Ya insan olacağız… ya da canavar kalacağız.
Bu söz, “Turna” diye seslendiği Tonga’nın bütün benliğini fethetmişti.
Sonunda, yurt denilen yerde, her birinin ayrı hikâyesi olan insanlar yaşardı.
Günler geçtikçe Tonga ve Yerunda'nın akıl işbirliği derinleşiyordu, adam öğrencisine hayranlık duyuyordu. Çocuk konuşurken kozmik kitapların sayfaları önünde açılıyor ve bilgiler ruhuna akıyor gibiydi. Tuhaf olansa diğer çocuklara nazaran Tonga'nın Yerunda'yı uzun yıllardır tanıyor gibi olması ve ondan hiç korkmamasıydı. Bu ilginç durumun nedenini sordu Yerunda, Tonga ona aklının sadeleştiğini ve net olarak rüyalarında onu gördüğünü hatırladığını söyledi.
-Neden sadece sen bunca insan değil peki Tonga
-Yıldıray Han bunun tek sebebi kanit taşı olabilir.
Bingöz denilen mağaranın hikayesini anlattı ona, binlerce gözden suların aktığı mağarada altın tarağıyla saçını tarayan Suna isimli cadı ve onu koruyan çamur adamdan bahsetti Burada suların dibinde duran parlak taşın rüyalara ve bilgeliğe sahip olmak isteyenlerin taşı olduğunu söyledi ve kendi köylerindeki şamanın onu çalması için oraya gönderdiğini anlattı.
Ancak ne var ki korku dolu bu yere varır varmaz sadece geri kaçmaya çalıştığını kaçarken de suların çekildiği bir anda kanit taşının üstüne düşüp dizlerini kanattığından bahsetti. Yerunda kendi hikayesindeki Arven, Eloni gibi kadınlara benzediği için Suna ile br yakınlık buldu kendisinde. Günlerce aklında Tonga'nın anlattığı hikaye vardı. Damarlarındaki kan sesleniyordu, Yürü Yerunda.
Bir gün köyün dışında yaralı bir geyikle ilgileniyordu, aklında Suna vardı, düşüncelere dalmışken geyiğin boynuzuna konup ötüşmeye başlayan bir çift kuş sayesinde kendisine geldi. Karan'ın mührü ışıldadı kuşlardan birisiyle telepatik bir sohbete başladı. Sorna delirdiğini düşündüğü bir an kuşlar uçup gittiler. Ertesi sabah kulübesinde kuşların şarkılarıyla uyandı, masanın üstüne bırakılmış altın tozlu saç teline baktı. Saçın canlılığının ve duyumsadığı şarkının üzerine köyden kimseye görünmeden ayrıldı.
Bingöz
Yolda…
Toprak uyanıyordu. Belki de son kırağılardı çimleri yere eğen buzullar. İğde ağaçları henüz çiçeklenmemişti ama doğanın çocuğu Yerunda’ya kokularını sunuyordu; insanın yüreğine iyi gelen kokulardan bir kuple.
Kuşluk vaktine gelmişti. Hafif nem ve yalın bir güneş yakıcı bir rahatsızlık veriyordu. Yerden vuran toprağın soğuğu ve ıslaklığı, manik bir cendere gibi insanın ruhunu örseliyordu. Aniden kaşındaki mührün ışıldadığını hissetti. Düşüncelerinden sıyrılıp güçlü bir ıslık kopardı. Gökyüzünü bir anda yüzlerce kuş kapladı; devasa bir şemsiye gibi. Ardından bir serinlik geldi.
Mühürlendikten sonra hayatına giren bu deliliğe, hatta bu göksel delilik hâline alışmıştı. Hiç çalışmadan kazandığı beceriler, ani karar verişi ve bilmediği ataklığı… hepsi tamamdı. Ama kılıcının verdiği acıya bir türlü alışamamıştı. Bu yüzden, o acıyı benliğine işleyen hayatındaki ilk kadın Eloni’ye içinden söver, “çok da güzel değilsin Eloni” diye geçirirdi. Bu iç geçirmelerin bile duyulduğunu, cevabın gelip benliğine yapıştığını hissederdi.
Sayemde büyüdün, Yerunda…
Sanki bir sövgü, sanki bir alay… yazgısına kazınmış o söz. Eloni’nin o harika hançeresinden gelen: “Yürü Yerunda…” Ve ardından o kahkaha…
Bingöz’e yaklaşmıştı. Cılız şırıltılarıyla bir dere göründü. Sanki “Gel, sofranı ser yanıbaşıma yabancı; ikimiz de sonsuzluktan geldiğimizi, bir akışın içinde görevimiz olduğunu biliyoruz… çokları gibi değil,” diyordu. “Ne geveze dere,” diye geçirdi içinden. Ama yine de öyle yaptı. Şansına kuru bir yer buldu.
Çıkınından tütsülenmiş et ve biraz da meyve kurusu çıkardı. Sakince yemeye başladı. Birden otların hışırdadığını duydu; ardından o hışırdıların içindeki korkulu yürek sesini.
Sese doğru döndü. Bir tavşan belirdi. Haylaz görünüşlüydü; bedeninde endişe, yüzünde ise umut vardı.
Yerunda ona bir parça meyve attı. Tavşan bir lokmada yuttu. Bir tane daha attı; onu da yuttu. Şimdi yaramazlık yapan bir çocuk gibi bakıyordu. Bu, Yerunda’yı güldürdü.
Böylesi manzaralar yüreğe güç verir. Tanrı bazen sevimli, bazen hiddetlidir; hayatı öyle çizer ve sen de o boyadan payını alırsın.
Derin bir düşün içine dalmıştı ki keskin bir koku taşıyan rüzgâr onu kendine getirdi. “Zaman, gündüzleri yaşamak; geceleri dalmak içindir,” dedi kendi kendine. Tavşanı orada bırakıp ayağa kalktı ve yola koyuldu.
Öğlen vakti Bingöz’deydi. “Gerçekten de lanetliymiş burası,” diye düşündü. Sonra, “Böyle bir çöplüğü kim lanetlesin,” diye geçirdi içinden.
Berrak suların döküldüğü yerde, süslü uzun elbisesiyle bir gelin gibi yatıyordu Kanit Taşı; gözlerini alıyordu. Az ötede, adeta sineklerin yurt tuttuğu çirkef bir yığın vardı. Vızıltı yoğundu ve gittikçe artıyordu. Yerunda, bu sesi bir an için bir savaş bandosuna benzetti.
Sağa sola dağılmış elbise parçaları, çalılara takılmıştı. Her yere saçılmış iskelet kalıntıları, zavallı insanların anıları gibiydi. Hızlıca çevreyi taradı. Sonra, Kanit Taşı’ndan kök salmış gibi duran ve neredeyse göğe uzanan iri bir kavak gördü. Daha önce orada olmadığını fark etti.
Altın gibi parlayan tepe yapraklarını gördüğünde, dere kenarında aldığı koku burnuna geldi. Ağaç yavaş yavaş şekil değiştirdi. Elinde altın kılıç olan bir kadın duruyordu şimdi karşısında. İlk iş, kılıcıyla saçlarını taradı. Sonra o çirkin ağzıyla konuştu:
Yerunda… Kanının her damlasında evrenin en gizli bilgileri var. Onu içeceğim.
Kadının sesi adeta zamanı durdurdu. Vızıltı, sık ritimli bir davul gibi vurmaya başladı. Yerunda kılıcı için yüreğine fısıldadı. Eloni’nin kılıcı avuçlarını parçalayarak savaşması için bilinmezden geldi.. Yerunda içine doğru büyük bir çığlık attı. Bu çığlık, ona bilmediği bir güç veriyordu.
Bando sustu. Duran zamanın sahnesinde binlerce gözlü bir Çamur Adam belirdi.
Yerunda şimşek gibi atıldı. İlk hamlede üzerine yürüdü. Kısa bir mücadele… İğrenç kokular saçarak parçalanan düşman, binlerce sineğe dönüştü ve saldırıya geçti.
Bu kez bir ıslık sesi kapladı her yeri. Binlerce kuştan oluşan sürü indi; sinekleri avlamaya başladı.
Kanatların fır döndüsü her şeyi savururken, Suna Yerunda’ya hamle yaptı. Ama Eloni’nin çeliği karşısında şansı yoktu. Bunu, kılıçların ilk tokuşmasında acı bir şekilde öğrendi.
Aldığı güçlü darbe kılıcını parçaladı; kendisini de yaraladı. Kadın dizlerinin üzerine çöktü.
Çirkin ve zavallı bir hâlde yalvardı: “Beni bırak… Ne dilersen dile benden,” dedi, fısıltıya yakın bir sesle.
Yerunda, rüyalara hâkim olmak istediğini söyledi.
Suna başını salladı. Bunun mümkün olmadığını anlattı. Rüyaların kendi ruhuna yazıldığını, ölse bile ruhunun buna izin vermeyeceğini söyledi. Kendisini bağışlamasını istedi.
Adam bir an bekledi ve silahını geri gönderdi. Ama Suna aniden hamle yaptı.
Yerunda sert bir şekilde kendi ismini fısıldadı.
Kozmik silah bir pervane gibi geri döndü. Suna’yı parçalara ayırdı.
Artık cansız bir varlıktı. Elbisesi, kan gibi paçavralar hâlinde sağa sola savruldu; çalılara, dikenlere takıldı.
Adam, Kanit Taşı’ndan iri bir parça aldı. Yerdeki paçavralardan eğreti bir file yaptı ve taşı omzuna astı.
Kara ve kötücül de olsa, efsanevi bu yer yavaş yavaş zamandan çekiliyor, sonsuzluğa karışıyordu. Birçok ruhun mutluluk yaşadığını hissetti; iskeletlerin parıldadığını gördü.
Bir resimden silinir gibi yok olan bu fenalık, kendisini de yokluğa çekmeden önce oradan ayrıldı.
Tuanlar, kozmik misafirlerinin habersiz gidişiyle endişeye kapılmıştı. Gündelik işlerini sürdürmeye çalışıyorlardı ancak beden ve ruhları aynı yerde değildi; köyde yankılanan cansız iş sesleri, neşesiz çocuk nameleri, geyiklerin iştahsız ot çiğneyişleri bir olmuş sanki mutsuzluk ezgisine dönüşmüştü. Vakit adeta kokan, hırpani bir dilenci gibi gelip önlerinde durmuş; belirsizlik de işin içine girince gün çekilmez hal almıştı.
Bir tek Seyruna ve Tonga diri bir görüntü veriyordu ikili, Yerunda'nın hikayesini öğrenir öğrenmez uzaklardan gelen Tuğra ile köyün girişinde sohbet ediyordu.
Ve yine adına umut denilen renkler, kuş bedeninde birden köyün üzerine doğru aktı. Herkesi nedensiz bir gülümseyiş sardı. Ufuk çizgisinin altında bir şarkı yürüyordu sanki. Yerunda'nın silüeti antik tuşlu bir müzik aletinden çıkmış gibi uzaklardan duyuluyordu...
Kendisine koşan çocuklara Bingöz'ün her an taze olan böğürtlenlerinden verdi, Tonga'ya Kanit taşından aldığı parçayı gösterdi, çocuk taşı tutup kapalı gözlerle bir şeyler fısıldadı, bir sarsıntıya kapıldı, içinde bir şeylerin hareket ettiğini hissetti. Eksik parçası çağlar ötesinden gelmiş ve benliğindeki yerini almıştı. Bu bütünleniş zamanı gelince soğuyacak ve kişisel bir mühür olacaktı.
Seyruna ile konuşan misafirin kendisini umutla izlediğini fark etti, yaklaştıkça adamın yüzündeki meraklı gülümseyiş Yerunda'ya anlamadığı bir güç veriyordu.
Yıldırayhan bana Yörg köyünden Tuğra derler, haberin yayılınca seninle tanışmaya geldim. Elini sıkmak için uzatan adamı geri çevirmedi ve mikro bir gök çarpıntısı avuçlarında yaşandı. Tuğra sonra baktığı avucunda Yerunda'nın isminin belli belirsiz izlerini görecekti. Biraz dinlenmek isteyip kulübesine giderken, Kanit taşını Seyruna'ya verdi.
Ağız üstü ilkel yatağına bıraktı kendisini, tüm vücuduna yayılan tatlı uyuşukluğu hissetti, işte mutlu olmak için yaşamın küçük bir hediyesi, çok kısa da sürse mutluluk mutluluktur. Suna'da umduğunu bulamamıştı, Eloni güzelliği ya da kozmik bir tutku, bir cevap, bir dönüş yolu, bir anda düştüğü yeni yaşamını taçlandıracak ya da tatlandıracak bir şey.. Basit bir cadıydı, kötüyüm, emellerim için yaşarım bunun için de her türlü çirkinlik serbest.
Tek dikkatini çeken şey uzaklardan geldiğini, taşıdığı işaretleri ve anlamları bilmesiydi. Tam neden diye içinden geçirirken defalarca dalıp dalıp uyandığını hissetti. "Al beni uyku zaman bensiz yaşasın biraz da."
Öğleden sonra Yerunda'nın kulubesi üzerinde telaşlı bir kuş taburu vardı.
O esnada kulübesinde uyuyan adam rüyasında bataklığa düşmüş gibi derin bir yere çekildiğini hissetti gözlerini açamıyor ve çırpınıyordu, Baş ucundaki alçak ahşap sofralığa çarptı; su tası, demir kupa ve kurumuş otların bulunduğu küçük çanak yere savruldu. amacı ses çıkarıp uykusunu dağıtmaktı ancak kendisine musallat olan şeyle sessizlik işbirliği yapmışçasına zamanı işgal etmişti, ölümün ortasına doğru çekiliyordu soluğunun kendinden uzaklaştığını gördü, yine de karşı koymak adına her şeyi yapıyordu ama çaresiz kaldığını fark etti bu kadar uğraşı bu hayat için fazla diyerek kendisini bıraktığı anda gözlerinin önünde Hunor'daki eski dostu olan karga belirdi, arkadaşlarıyla onu yukarı çekiyordu, son çırpınışla uyanabildi, kendisine geldiğinde tüm kaslarının gerilmiş ve yorgunluktan canı çıkmıştı.
Kan ter içinde kulübeden çıktı dereye doğru hızlıca gidiyordu, bir şok etkisindeydi kas ağrılarını, krampları henüz hissetmiyordu. Ona uzaktan el sallayan Tuğra'yı gördü, selamına karşılık veremeyecek kadar müşkül de olsa aynı şekilde cevap verdi. Kısa süre sonra akarsunun engin bir noktasına sırt üstü uzandı, dikkat çekici ışıltıda beyaz bir kuş tüyü üstünden süzülerek geçti.
Aniden şifalandığını hissedip doğruldu. Suyla bütünlemiş gibiydi, biraz sonra bağdaç kurarak oturmuş bir haldeyken kendisine yaklaşmak isteyen ancak çekinen köydeki misafir adamı gördü. Sudan çıakrken onu yanına davet etti.
Tuğra, sordu : Kuşlar senin hükmünde mi ?
Biliyor musun senin kadar ben de bilmiyorum. Ancak yaşamımdaki yerleri hükmedilen değil kardeşlerim ya da bir parçam gibi.
Orada az önce ne oldu anlatmak ister misin ?
Yerunda yaşadığı karabasanı kısaca anlattı, sonra biraz hayatından kesitler paylaştı. Onu derin bir merak ve neşe içinde dinleyen Tuğra, kendisinin de dönüşümü için bir mühür ya da bir eşyayı beklediğini ona söyledi.
Bu tarz şeyler kimseyle paylaşılmıyordu, adı deliye çıkmıştı, horlanmış ve dışlanmıştı, Yerunda'nın Hunor'daki hikayesine benziyordu bu, o da itilmişti, lanetlenmişti belki de, o yüzden kozmik adam rahatça konuşmasını istedi, buraya gelişinin asıl sebebi zamanda sıkışmış kavminin yok oluşunu engelleyecek anahtarın Yerunda'da olabileceğini düşünüyordu ancak yazgısının en büyük kavşağına geldiğini hissediyordu şimdi.
Sağ elimde evrenin bana fısıldadıklarına dizdiğim bir ipi, onunla bütünleşecek bir uca doğru çekiştiriyor gibiyim...
Gece... Köyün semalarında mevsimsel bir kargaşa yaşanıyordu. Zaman, ağırlığını herkesin omzuna bırakmış, köyü derin bir uykuya çekmişti. Uyanık kalan tek kişi Yerunda'ydı; kulübesinin üstünde uyku getiren fırtınaya direnen kuşlarla telepatik bir bağ kurmuştu, onlara direnmeleri için sanki hücrelerinden bir parça veriyordu.
Boğucu uykunun ardından gelen su şifası ve Tuğra'nın kendisine yakın hikayesinin sıcaklığı ve bunların üstüne huzurlu bir şekerleme, şekerleme sırasında rüyasında gördüğü kadın ise damağında unutamadığı bir tat bırakmıştı. Uzun zamandır ilk kez kendisini hafif hissediyordu. İçindeki düğümler gevşemiş, zihnini kemiren uğultular susmuştu. Dünya yeniden mümkün görünüyordu.
Bir ayak sesi vardı işitilen, mesafelerin ve zamanın benliğinde geçersiz olduğu bir varlığa aitti bu. Bir kulübe kapısının uğursuzca açılış sesi geldi sonra. Kanit Taşı'nın Seyruna'nın kulübesinde olduğunu hatırlayıp oraya doğru koştu. Kadın da rüyadaki girdaba çekilmiş bir boğuşmanın içinde çırpınıyordu. Sonra Yerunda'nın görüntüsü rüyasında belirdi, onu yavaş yavaş yukarı çekti. Hafif bir çığlıkla uyandı kadın.
Yüzünü ellerinin arasına alan adama baktı ve korkularından çabucak sıyrıldı. Kadının soluk alış verişleri, kalp atışı kulübeyi işgal etmişti. O esnada görünmez bir varlık kulübenin kapısını sertçe açıp dışarı fırladı. Kanit Taşı'nı da çalmıştı.
Yerunda dışarı çıkıp otları ezen ayak seslerini takip etmek için atıldı ve Seyruna'ya uyanık kalmasını söyledi. Köyün dışına doğru ezilen otları takip etti. Düşman ya da her neyse, bu varlığa yaklaştığını biliyordu. Ormanın içine kadar gelmişti. Ne yöne doğru gideceğine karar vermek üzereyken parıldayan mor bir kuş tüyünün gözlerinin önünden geçtiğini fark etti. Tüyü izleyince baharın başında yaprakları dökülmüş bir ağaç gördü. Çıplak ağacın eteğinde yapraklar hareket ederek bir adama dönüşüyordu.
Kendi ismini fısıldadı: Yerunda... Eloni'nin kılıcı acılar vererek kan dolu ellerine geldi ve yaprak adamla bir anda düelloya başladılar. İlk başlarda temkinli davranan hasımlar yavaş yavaş dövüşe ısınmaya başladı. Ateş dansını andıran müthiş ritmik bir hal aldı bu mücadele. Yerunda karşısındakini tanıdığını hissetti ve karşısındaki de bunu. Sonra geri çekilip gerçek yüzünü gösterdi.
Gülümseyen yüzüyle Karan.
Bu kılıcın bu kadar iş yapacağını bilseydim adaya kendim gider, onu alır Eloni'nin müthiş bacaklarını ve de poposunu ben okşamış olurdum.
Dikizci bir Tanrı.
Ah evet senin başarısız ilk aşk deneyimine istemesem de tanık oluyorum. Her şeyi görmek ne acı bilemezsin.
Yerunda Karan'a silahını doğrulttu. Çok mutlu oldu Eloni...
Karan teslim olmuşçasına ellerini kaldırdı.. Ahh İlla ki.
Karşısındaki adamın hafif gülümseyen bir yandan da umursamaz gibi görünen yüzüne bakıyordu. Neden buradayım merak ediyorsun, o kadar da insansındır herhalde. Ah Yerunda, Yerunda, kuş ümmetinin tuhaf peygamberi, tüm karşılaşmamız zamanı kırıp geleceği dünyalar için getirmek adına bir kurgudur. Zaman kırılmaz gelecek inşaa edilmezse dünyalar boşa dönecek.
Burda bana reddeceğim bir görev mi düşüyor ?
Görev mi sen dokunun bir parçasısın... Zamanın gerisinde sıkışmış bir kavim için eritilecek bir dağ var, tıpkı Hunor'daki gibi, başka gezegendeki Ülgen Han'ın çocuklarına ait yazgı dokusu, sen onları komuta ederek ruh özlerini aldın. Artık başroldesin ama angaryanın başrolünde. Asıl anahtar rol Tuğra'da fakat ipin ucunu görmesini engelleyen kendisine karşı bakışlar, alaylar ve sövgülere karşı bir zırhı olması lazım. O zaman ipleri birleştirecek.
Yerunda sırıttı Eloni'ye mi gideceğim.
Eloni adasını yok etti. Onun sürgün annesine ait miğferi bulmalısın.
Parmaklarını şıklattı ve uzak sayılmayan bir dağın tepesinde çakan şimşekler belirdi. Oradaki mağaralarda, Elerya'nın çift boynuzlu miğferi, Tuğra'nın zihninin ve ruhunun zırhı...
Sen bunu söylemek için mi geldin?
Evet.
Peki bu taşı niye çaldın? İnsanların kafası karışsın diye. İllüzyonsuz tanrılık olmuyor...
Seni ne zaman görsem başım belaya giriyor. Ayrıca merak ettim, neden gidip sen almıyorsun?
Burası başka bir panteona ait. Burada kadere etki edemem ve zamanım yok. Sana son kez görünüyor olabilirim ve benim için çalışmana bayılıyorum.
Yerunda gülümsedi. Böyle etki etmiş olmuyor musun kadere?
Yerunda senin kaderine etki ediyorum sen mekanın değil zamanın çocuğusun.
Kadını öldürmek üzereydin.
Seni küfürbaz ben köylü bir kadını öldürmek istesem kahraman ona yetişemez. Dinle kanit taşının enerjisi hala soğumadı.
Taşı Yerunda'ya tutması için fırlattı ve devam etti.
Bunu Ötüken''e çok derine göm gömerken de ona bir ülküden bahset...
Yerunda pes etmiş ama memnun bir ifadeyle Karan'a baktı.
Kandırıldım gene.
Yapraklar ağaca doğru uçuşmaya başladı. Karan yavaş yavaş kaybolurken muzır bir ses rengiyle konuştu:
Yürü Yerunda... Yazgın da yürüsün.
Yerunda içinden küfretti. Ağaç yapraklarına kavuşunca son kez dile geldi: Örümceklere dikkat et...
Huzurun geri döndüğü köy sabaha varırken, Yerunda bu zamana kadar aldığı yolu, yaşadığı olayları düşünüyordu. Karan büyük bir muammaydı; evrenin her zerresinde yazılıydı, sadece büyümek ve hakim olmak adına vardı. İçinden çıkamıyordu. Mührünü taşıdığı gibi onun kendisine dair bir sevgisi olduğuna dair inançlı fikirlerden de sıyrılamıyordu. Derin bir nefes aldı ve her şeyi sonra düşünmeye karar verdi.
Öğlene doğru çocukları ziyaret etti. Tonga'yı göremedi, nerede olduğunu sordu. Seyruna ile ot toplamaya gittiklerini anlattılar.
Oradan ayrılıp taze taze kokan çiçeklerin, yeşilliklerin arasından geçti, derede yıkanmak istedi. Bingöz'e giderken rastladığı tavşanın kendisini takip ettiğini anladı. Dere kenarına oturup yanına gelmesini bekledi. Tavşan yerini sabitleyen adama yaklaştı ve onu kokladı. Yanında ona ikram edeceği bir şeyler olmayışına üzüldü. Tavşana bunu anlatırken bir karga yarım bir elmayı yanlarına bırakıp uzaklaştı.
Tavşan elmayla ilgilenirken buz gibi suya daldı. Suyla bütünleşince arındı. Güzel bir uyku bekliyordu onu. Kanı yumuşamıştı.
Biraz uyuduktan sonra kulübesindeki ayak seslerine uyandı. Seyruna, onu uyandırdığı için mahçup bir ifadeyle yüzüne baktı.
Tonga gitti, dedi.
Yerunda doğruldu.
Artık farklı bir boyutta yaşaması gerektiğine inanıyordu. Ummana açılacak ve onu almaya gelecek kişileri bekleyecek. Sana teşekkür etti ve bu iksiri içmeni senden istedi.
Nedense hiçbir şey soramadı ve neyi merak edeceğini bile bilemedi Yerunda.
Sadece iksiri içti ve çıkınını alıp yola koyuldu...
Elerya’nın Miğferi
Elerya, Eloni ve Orin ay perileriydi. Varlıkları ve sahip oldukları güç bir gölge oyununa benzerdi. Güneşten ışığını alan ayın aydınlattığı gölgeler...
Eloni'nin buz mavisini çağrıştıran varlığı Yerunda'nın ay ışığıyla Elerya'ya ulaşacağına dair ilham vermişti. Böylelikle gece yarısı mağaraya girmek için plan yapmıştı.
Akşamın henüz korkunç olmayan bir vaktinde mağaranın girişindeydi. Bir şeyler atıştırıyordu. Havayı kesercesine kıpırdayan bir şeyi fark etti.
Kırmızı bir tüy.
Düşünceler bir anda aklına hücum ederken onları susturdu.
Bazı anlar vardır, manzara gibidir. İçine düşmelisin. Sus ve yaşa...
Meditasyon haline büründü. Uzaktan doğadaki gece işçilerinin melodileri geliyordu. Bir peri ya da cin ya da öyle bir şey maestroluk yapıyordu sanki.
Sonra içine bir kadının sesi doldu.
Hızlı ve ıslak hecelerle: Yerunda...
Gözlerini açarken rüyasındaki kadını görür gibi oldu. Bir dağın başında ona gelmesi için işaret yapıyordu sanki.
Yine düşünceler aklına hücum etmek istemişti. Onları durdurdu. Endişe ve belirsizlik duymak istemiyordu. Üstelik düşünürken ipin ucu kaçıyordu.
Etrafa bakındı. Karşısındaki taş kütlesinin sağ köşesinde küçük çaplı buz mavisi bir parıltı gözüne takıldı.
Aynı anda hançeresine belirsiz bir tat yapıştı.
Işıltıya doğru gitti.
Silahını çağırdı ve acıyla haykırdı.
İçeriden yapışkan eklemlerin hareketi duyuldu.
Yerunda güçlü bir darbeyle çatlak noktayı hedef alıp girebileceği bir gedik oluşturdu.
Miğfere vuran ışık etrafı cürmü kadar aydınlatıyordu.
Arkasında kalan çatlaklara birkaç darbe daha indirdi. Yıkılan duvarlar sonrasında miğfer ve iskelet artık net şekilde ışığı almıştı.
Ve mağaranın bu odasında Yerunda iki adam boyunda bir örümcek ve çocuklarıyla karşı karşıya geldi.
Birbirlerine bakıyorlardı ve karşılıklı bir daire çizer oldular.
Az ötede mağara sarkıtlarından zemine düşen su damlalarının sesi duyuluyordu. Dışarıdan gelen sıcaklık içerideki damlayışları yoğunlaştırmış, sesler bir dolu yağışının başlangıcına dönüşmüştü ki Yerunda ilk hamleyi anne örümceğe doğru yapıp iki bacağını kesti.
Kafası sertçe yere çarpan dev örümcek hoşurtulu bir çığlık attı.
İki yavru Yerunda'ya kollarıyla seri şekilde vurmaya çalışırken onlara karşılık veriyordu ancak bir anda birkaç örümcek daha gelip onu bir dairenin içine aldılar.
Yerunda sadece darbelerden kaçmak için dönüyordu. Silah savaşçının değil kendi kendisinin iradesiyle saldırılara yanıt veriyor, zaman zaman da rakiplerini yaralıyordu.
Yerunda kavganın ritmini kendisine göre ayarladığı esnada yere düşen anne örümcek ayağa kalkıp boynuza benzer dişiyle adama zehirli bir darbe indirdi.
Dizlerinin üstüne çöken Yerunda sol omzundan aldığı darbeyle hızlıca vücuduna yayılan zehri hissetmeye başladı. Boynu tutulmuştu. Kendisine yaklaşanlara çeviremiyordu.
Gücü tükenmek üzereyken içinden bir sıcaklık hissetti.
Bir düş canlandı gözlerinde.
Tonga'nın gülümseyişi.
İksir. dedi kendi kendine.
Gülümsedi ve gücünü topladı. Sonra bir ıslık çaldı, mağarada kanat sesleri duyuldu.
Yüzlerce mağara ebabili örümcekleri rahatsız etmeye başladı.
Ayağa kalktı.
Durma Yerunda..
Öfkesini çağırdı ve bir anda hareketlendi.
Bir dakika içinde o kadar hareket etti ki durdurulamaz hale geldi sonra tüm örümcekleri parçalara ayırdığını gördü. Savaş bitince cansız parçalara bakıyordu bir hatıraya dönüşen yaşamlar. Kendilerini mi yoksa bağnazlık getiren bu ilahi öğeyi mi koruyorlardı ayırt edemiyordu ancak bu savaşta iç içe geçmiş bir amaç seziyordu.
Nabzının giderek yavaşlamasına yardımcı olmak için düşünmüyordu hiçbir şeyi.
Ve kendisine geldiğinde kuşlara teşekkür edercesine önüne eğildi. Onları uğurladı. Etraf güven verince iskelete yaklaştı. Onu gömüldüğü yerden biraz daha açığa çıkarıp miğferi Elerya'nın başından çıkartmak üzereyken iskelet elleri bir anda daha önce hiç hissetmediği bir güçle avuçlarını yakaladı.
Karşı koyamıyordu.
Geri çekemiyordu.
İskelet ayağa kalkmış ve Yerunda'yı çarmıha gerer gibi ellerinden havaya kaldırmıştı.
Acıyı zihninden ayıklamaya çalışan Yerunda kendi ismini fısıldamaya çalışırken Elerya adamın avuçlarındaki sembolü tanıdı.
Son nefesi bir şarkı gibi seslendi Eloni...
Ve mutlu bir hissiyat saçarak toz haline gelmeye başladı.